tercume etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tercume etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Translator Volunteers, 'Angels' Come to Quake-Hit Yushu

After Yushu was hit by an earthquake on April 14, the Communist Youth League Committee of Sichuan province recruited 100 Chinese-Tibetan translator volunteers as soon as possible to participate in the rescue work in quake-hit area.

On the night of April 15, those translator volunteers had been sent to hospitals to take the jobs of translating, accompanying and transferring the wounded.

Most of those volunteers are students of Southwest University for Nationalities, and they can communicate well with the wounded. For some student volunteers, their home is Yushu, but they swallowed their grief and contributed their best just like angels.


Sözlük


A volunteer (L) from the quake-hit Yushu Tibetan Autonomous Prefecture interprets for the doctor at the 1st affiliated hospital of Xi'an Jiaotong University in Xi'an, northwest China's Shannxi province, April 18, 2010. Many volunteers of the Tibetan ethnic group supplied oral interpretation service in hospitals in Xi'an, where injured people from the quake-hit Yushu Tibetan Autonomous Prefecture of northwest China's Qinghai Province are treated. (Xinhua/Hou Zhi)


By People's Daily Online

08 Mart 2007 - Gerçekten Kötü bir Tercüme Alacağınızdan Emin Olmanın On Altın Kuralı



Gerçekten Kötü bir Tercüme Alacağınızdan Emin Olmanın On Altın Kuralı

(herhangi bir dilde tercümelerini dışarıya yaptıran şirketler için)

M.L. Seren-Rosso

  1. Tercüme edilecek metni ve teslim tarihini asla önceden planlamayın.

İşleri yaparken zor yolu seçip zamandan tasarruf etmeye ve strese girmeye ne gerek var? Yaşamınıza biraz lezzet katın! Her şeyi son ana bırakıp acele kararlar alın!

  1. Tercümanlara deneme metni gönderme sıkıntısına girmeyin.

Onun yerine bazı hızlı ve basit teknikler kullanabilirsiniz:

    1. Bir dilbilimci yerine iyi niyetli bir arkadaşınıza başvurun (işi öğrenciyken dil dersi alan kuzeninize bile verebilirsiniz). Birkaç küçük iltifatta bulunarak yıllık faaliyet raporu veya bilgisayar kodlama işleminizin çok yaratıcı bir şekilde yapılmasını garantileyecektir.
    2. Fiyatta pazarlık edebileceğiniz ve imkansız gibi görünen sürelerde iş yetiştirebilme kapasitesine(!) sahip sempatik şirketleri veya serbest tercümanları tercih edin. Yüksek fiyat isteyen yerli tercümanlar yerine ekonomi dilbilimcilerini tercih ederek kârınızı ikiye katlayabilirsiniz.
  1. Tercüme bürosunu bir kez “seçtikten” sonra ondan vazgeçmeyin!

Ve büronun iş etiği hakkında hiç endişelenmeyin. Sürekli personel değiştiriyor ve iş verdiği tercümanlara ödeme yapmayı unutuyor olabilir ama ne olmuş yani! Tercüme zaten sadece sözlüğe bakma hatta şimdi CAT araçlarını kullanma meselesi değil mi? Zaten etrafta da bir sürü aç iş avcısı dolaşıyor.

  1. Yurtdışındaki yan kuruluşlar belgelerin tercüme edilmiş kopyalarından şikayetçiyse onları önemsemeyin.

Muhtemelen kendi dillerini bilmiyorlardır. Hatta dikkat edin! Gizlice sizin gücünüzü azaltmaya çalışıyor da olabilirler...

  1. Çalıştığınız tercümana kaynak belgeler vermeyin.

Tercümana şirket içinde kullandığınız iş dilinden oluşan sözlüğü, bulunması zor bilimsel makaleleri veya daha önce tercüme edilmiş belgeleri vermeniz ters etkide bulunabilir. Tüm enerjisini önceki tercümanların kullandığı terimlerin aynısını arayarak harcayabilir ama iyi tercümenin sırrı sadece kelime dağarcığından geçer, konu hakkında bilgi sahibi olmaktan değil.

  1. İşi yaptırma amacınızı tercümandan gizleyin.

Hedef dili spesifik piyasalara veya kültürlere adapte ederek iletmek istediğiniz mesajı daha etkili kılmak istiyorsa, iş ortağınızmış gibi bir muamele görmek de isteyebilir. Onu, kendi iyiliği için güçlenme hayallerinden koruyun.

  1. Sizin alanınızda uzmanlaşmış tercümanlardan uzak durun.

Bu tip insanlar limitlerinin (ve sizinkilerin) fazlasıyla bilincindedir. Bu tehlikeli ruh hali de sürekli çeviri sürecini kusursuz kılmak için yöntemler ileri sürmesine sebep olur! İşinize fazla müdahale etmek istemeyecek daha az deneyimli dilbilimcileri tercih edin.

  1. Tercümanı izole edin.

Bir diğer güvenilir metot da tercüman ile yazarın yapacağı toplantıya bezgin bir sekreter veya dar görüşlü bir vekil müdür göndermektir. Detaylarla ilgili küçük noktaları kim açığa çıkarmak ister ki? Anlam belirsizliği sıkıcı teknik raporlara canlılık katar.

  1. Şirket içi personelinizin tercüme edilmiş metinleri eleştirmesine ve tercümana danışmadan değiştirmesine izin verin.

Bunlar aynı zamanda kendi dilleri dışındaki terimlerle ilgili kaynak bulmak için de ideal kişilerdir. Onların farklı yaklaşımı şirket literatüründe egzotik bir hava yaratacaktır.

  1. Mümkünse tercüme yönetimini yabancı dil bilmeyen ve iletişim becerileri sınırlı kişilere emanet edin (örneğin müşteriler).

Bu, isteksiz tercümanın inisiyatifini azaltacak ve sizin gerçek işlerle meşgul olmanıza imkan tanıyacaktır. Dille ilgili işler zaten çocuk oyuncağıdır, öyle değil mi?

Yukarıda verilen tavsiyelere harfi harfine uyarsanız hak ettiğiniz tercüme kalitesine kesinlikle ulaşabilirsiniz! Çeviren: Pınar Çelik Kaynak: http://accurapid.com/journal/39badtranslation.htm



07 Mart 2007 - Dil Engellerini Aşın, Bağ Kurun













Dil Engellerini Aşın, Bağ Kurun

http://www.ethnologue.com sitesine göre yaşadığı bilinen 6,912 dilin varolduğu bir dünyada yaşıyoruz.

Dil farklılıkları çoğu zaman insanların birbirleriyle etkileşimlerini engelliyor. Dil engeli ayrıca kültürlerin bir diğerini yargılamasına, dalga geçmesine ve reddetmesine sebep olabiliyor. Amerikalılar bencil bir biçimde İngilizce’yi dünyanın en başta gelen dili olarak görüyorlar. Peki bizim dilimizi ne öne geçirecek? Zenginlik mi? Bu dünya üzerinde tüm diller eşit öneme sahiptir.

Amerika’nın esas dili İngilizce olsa da, onun dışında farklı milletlere ait birçok dil var.

Geçenlerde Oscar ödüllü “Babil” filmini izledim. Alejandro Gonzalez Inarritu tarafından yönetilen film Faslı iki gencin yanlışlıkla bir tur otobüsüne ateş etmesi ve sonuç olarak Amerikalı bir kadının ciddi şekilde yaralanmasıyla başlıyor. Inarritu, bu trajedinin her biri farklı birer dil konuşan dört aileyi nasıl bir araya getirdiğini gösteriyor.

Babil”de her aile her kültürün acıyı, trajediyi ve yalnızlığı nasıl yaşadığını gözler önüne seriyor. Her bir kültür farklı bir dil konuşuyor, farklı geleneklere, farklı yemek ve giyim tarzlarına sahip.

Ama ten rengini, dil engelini, unvanları ve kültür farklılıklarını bir kenara bıraktığınızda insanlar yalnızca insandır. Ağlarlar, gülerler, dans ederler, şarkı söylerler ve diğerleriyle iletişim kurmak isterler. Biz, insanlar, görünen farklılıkların ardına bakmayı becerebildiğimizde birbirimizle derinlemesine anlaşabiliriz.

Filmde “babil” kelimesi bir ses ve dil karmaşası olarak tanımlanıyor. Açık olarak görülüyor ki, filmin adı hikayesiyle tam bir uyum içinde. Tüm dünya da “babil” olarak tanımlanabilir aslında.

Kişiler ve bütün olarak kültürler birbirleriyle karıştırılmakta. İletişim aynı dili konuşmayı gerektirmez.

Sadece kültürleri değil, kişileri de anlamaya çalışarak iletişim kurmayı becerebiliriz. Bazen içgüdüsel olarak kendimi diğer kültürlerden gelen insanlardan ayırıyorum. Onlarla nasıl anlaşacağımı, nasıl iletişim kuracağımı bilemiyorum. Ama onların her biri birer insan, tıpkı benim gibi. Karşımdakinden beklediğim saygıyı görebilmek için önce benim benden farklı olanlara saygı göstermem gerekiyor.

Bütün kültürler arasında ortak bir bağ vardır, bize hepimizin insan olduğunu haykıran bir bağ.

Sadece Amerikalılar, Japonlar, Çinliler, Afrikalılar vs. değil, hepimiz insanız ve hepimiz hayatı tadıyoruz. Bu hayatı ayrı ayrı tadacağımıza, neden hep birlikte tatmıyoruz? Çeviren: Merve Ilgın Kaynak: www.masternewmedia.org

20 Şubat 2007 - Yeni Başlayanlar İçin Serbest Tercümanlık

Yeni başlayanlar için serbest tercümanlık

Çaylak tercümanlar için yardım alabilecekleri fazla bir imkan yoktur. Bu işe girmeye karar verdiğimde, birkaç seminere gittim ancak bu seminerlerin konuları genellikle vergi ve muhasebe ile ilgili olduğu için bir şey anladım diyemem. Sonrasında, karar verip kendiliğimden bulmam gerekti ama engebeli bir yoldu.

Pazarlama stratejim falan da yoktu, ve müşteri tabanım yıllardır durgunlaşmış haldeydi. Sonuçlarını düşünmeden evden çalışmaya karar verdim, ama yapayalnız kaldım. İşe başladığımda hiç bilgisayar bilgim yoktu, ve kayıtlı tüm bilgilerimi ani bir bilgisayar arızasında kaybettim. Tüm günümü gözlerimi bilgisayarımdan ayırmadan geçirdim ve sonunda sırt ağrısından muzdarip oldum (neyse ki şimdilerde iyiyim). Ödeme ile ilgili oyarak uyguladığım hiçbir şart ve usul, ve ayrıca aylarca ödemeleri yapılmayan faturaları takip etmek için de bir sistemim yoktu.

Phil Gyford, yeni başlayanlar için serbest tercümanlık isimli mükemmel yazısında, tüm bu konulara değiniyor ve serbest tercümanlığa başladığınızda dikkate alınması gereken tüm unsurları ayrıntılı olarak veriyor. Yazıyı kurgulama biçimini gerçekten beğendim, çünkü her serbest tercümanın bilmesi gereken konuları özetliyor: kendi pazarlama departmanınız, kendi patronunuz, kendi İK departmanınız, kendi proje sorumlunuz vs. oluyorsunuz. Başladığımda, kaçınılabilecek sorunlar ortaya çıktığında bunları çözmek yerine tüm bu konuları düşünmeye zaman ayırmalıydım. Phil bu yazıyı 6 yıl önce yazmış olsaydı, beni büyük sıkıntıdan kurtarmış olacaktır!

Kaynak: http://www.nakedtranslations.com

27 Ocak 2007 - Lost in Translation (Bir Konuşabilse)

Lost In Translation
Yönetmen: Sofia Coppola
Oyuncular: Bill Murray, Scarlett Johansson, Anna Faris, Giovanni Ribisi
Özet: Bob Haris (Bill Murray) ve Charlotte (Scarlett Johansson) Tokyo’da ikİ Amerikalı’dır. Bob, Tokyo’ya bir viski reklamında oynamak için gelmiştir, Charlotte ise işkolik bir fotoğrafçı olan kocasının peşinden sürüklenmiştir. Her ikisini de uyku tutmayınca, bir gece lüks bir otelin barında yolları kesişir. Bu buluşmanın sonunda aralarında sıkı bir dostluk başlayacaktır. Birlikte Tokyo’yu keşfe çıkarlar, Tokyolularla aralarında çok komik olaylar geçer ve sonunda bambaşka yaşamların mümkün olduğunu keşfederler.
Kritik:Fotoğrafçılık yapan kocasından bıkan Charlotte ile 2 milyon dolar bile alsa çektiği viski reklamından sıtkı sıyrılan Bob’un ufak aşk macerası hakkında söyleyecek en ufak kötü lafımız yok. Komedi, duygusallık ve zekice diyalogların bu kadar ustaca kaynaştığı bir filmi uzun zamandır izlememiştik. Şişko 8,0 IMDb puanı helal olsun. (www.istegenc.com.tr)
++
Kritik: tokyo'nun bilmem hangi otelinin bilmem kacinci katinin camina oturmus aglayan kadin..ve yine ayni tokyo'nun ayni hotelinin barinda uyuyamadigi icin icki icen dunya sevimlisi bir adam..iki insanin dunyanin bir ucunda karsilasmasi.. tum farkliliklarina ragmen duygularinin ortusmesi..cevirildiginde anlamini yitiren sozcuklerden ziyade, dunyanin bir ucuna giden kisilerin kendi anlamlarini ve hayata verdikleri degerin onceki ile ortusmemesi..arada -iki gercekligin arasinda- nasil kaybolunur, sorusuna cevap gayet eglenceli bir film..hayatin icinden cikan bu hikayenin sicacik kokusu ve sesi az sonra iceceginiz sicak cikolatanin kokusuna karisinca ister istemez mutlu oluyorsunuz.. (http://sozluk.sourtimes.org)
++
Kritik: abartılacak bir film olmadıgı dogrudur lakin filmin bütün güzelligi abartısızlıgıyla ilgilidir. -filmi anlatacak kelime: abartısız-filmde scarlett johansson abartısız bir güzeldir, bill murray (bob harris) abartısız bir celebrity'dir. kendini fazla önemsememekte, billboard'larda filan yüzünü görünce şaşırmaktadır. filmde aşk, mutsuzluk filan da abartısızdır... filmde en yogun hissedilen şey sıcaklıktır. (ilk sahnede bu yalınlık ve sıcaklıgın verildigin görüsünde katıksız hemfikirim. ilk sahneye kıl olduysanız izlemeyin) ayrıca birçok yerde olması beklenen klişe hareketlerin çogu olmamaktadır, beklenen öpüşme sahnesi asla beklenen yerde, beklenen şekilde gelmemektedir. son zamanlarda hep fantastik yönlerini görmeye/izlemeye alıştıgımız japonların, gerçek hayatlarından çeşitli kesitleri (japon televizyon programcısı, japon fotografçı, japon yönetmen, japon konsomatris, japon oda servisi...) görmemiz açısından da faydalı bir eser olmuştur. ek olarak. bill muray'ı hiç sevmeyen ve hatta filmin başında kendi kendine bu adamı bu kadar saat nasıl çekerim diye sızlanan biri olarak filmin sonunda bill murray'i aşırı sempatik ve hatta çekici buldugumu söyleyebilirim. filmdeki abartısızlık amcanın oyunculugunu mu ortaya çıkarmış nedir. beklenmedik biçimde güzel film. (http://sozluk.sourtimes.org)
++
Kritik: filmin meselesi yalnizlik degildir. bir tarafta üniversiteden yeni cikmis haliyle yetiskinligin esiginde, her insanin ya yasadigi ya da yasayacagi bir varolus problemiyle, yani "hayatta ne olmak istiyorum?" problemiyle yüzlesen ve böyle bir dönemde kocasinin ilgisizligi ve tanimadigi bir kültürün ortasinda yapayalniz kaliveren genc bir kiz; diger tarafta orta yasi geceli cok olmus, belki biraz yetiskinlikten ve beraberinde gelen sorunlardan bikmis, ve bu sorumluluklar yüzünden istedigini yapabilmek yerine istemedigi bir yerde para icin reklam filmi cekmek zorunda kalan yaslica bir aktörün hikayesidir bu film. "yalnizlik var... japonlar var... bundan ibaret" demek filmin esas meselesini görmemek olur kanimca.
iki karakter bir araya gelirler ama bill murray biraz da farkindadir kendi konumunun, beraber giristikleri her eglencede sanki distan kendisini gözlemler gibidir, ironik bir havayla. cünkü o tasasiz eglencelerin arkasindan yine ailevi sorumluluklar, is, kariyer vs... gelecektir. bu yüzden scarlett'i hangi sözle avutacagini bilemez, ama sikayetci degil gibidir, gercegi kabullenmis gibidir, "gencligin" tasasiz hayatina birkac günlük turistlik ile kendisine yetip fazla bile gelecek kadar avunur gibidir. halbuki gercegi kabullenmek iyi bir avuntu degildir her zaman, o yüzden finalde duymayiz bill murray'in söylediklerini, cünkü ne söylüyor olabilir ki? böyle birkac gün aklinizda hos bir ani gibi asili kaliverecek güzelim bir film ceken sofia coppola bile bilemez herhalde cevabini. nihayetinde bir yolunu bulup izleyin bu filmi, val kilmer ile brando iyi aktörler amma island of dr moreau'da jean claude van damme ile chuck norris gibi performans verdiler, onunla bununla karistirmayin. (http://sozluk.sourtimes.org)
++

Quotes* Bob: What are you doing?
Charlotte: My husband's a photographer, so he's here working. I wasn't doing anything so I came along.
Bob: What do you do?
Charlotte: I'm not sure yet, actually.
* Bob: Can you keep a secret? I'm trying to organize a prison break. We have to first get out of this bar, then the hotel, then the city, and then the country. Are you in or you out?
Charlotte: I'm in.
* Charlotte: I just don't know what I'm supposed to be.
Bob: You'll figure that out. The more you know who you are, and what you want, the less you let things upset you.
* Charlotte: I tried taking pictures, but they were so mediocre. I guess every girl goes through a photography phase. You know, horses... taking pictures of your feet.
* Stills Photographer: Are you drinking, no?
Bob: Am I drinking? As soon as I'm done.
* Charlotte: You're probably just having a mid-life crisis. Did you buy a Porsche yet?
* Kelly: John, John. You are my favorite photographer.
John: Ohhh...
Kelly: No. You are. I only want you to shoot me. It's true.
[both laugh]
Kelly: Oh my God, I have the worst B.O. right now, I'm sorry.
[both laugh again]
* Bob: For relaxing times, make it Suntory time.
* Charlotte: That was the worst lunch.
Bob: So bad. What kind of restaurant makes you cook your own food?
* [after a long speech in Japanese]
Ms. Kawasaki: He want you to turn and look in camera. Okay?
Bob: Is that all he said?
* Premium Fantasy woman: Mr. Kazu sent me, premium fantasy. My stockings. Rip
[sounds like "lip them"]
Premium Fantasy woman: Rip my stockings. Yes, please, rip them.
Bob: What?
Premium Fantasy woman: Rip them. HEY! Rip my stocking!
Bob: Hey? Lip them? Lip them? What?
* [rolling around on the floor, waving her legs in the air]
Premium Fantasy woman: Oh Mr. Harris! Don't touch me! Mr. Bob Harris! Just rip my stocking!
* Bob: I don't get that close to the glass until I'm on the floor.
* [at a photo shoot]
Bob: You want more mysterious? I'll just try and think, "Where the hell's the whiskey?"
* Stills Photographer: You know double-O-7?
Bob: He drinks martinis, but all right.
* Kelly: I'm under Evelyn Waugh.
Charlotte: Evelyn Waugh was a man.
* John: Why do you have to point out how stupid everyone is all the time?
* [over the phone] Lydia Harris: Is this a bad time?
[pauses] Bob: No, it's always a good time.
Lydia Harris: The burgundy carpet is out of stock: it's going to take twelve weeks. Did you like any of the other colors?
Bob: Whatever you like - I'm just completely lost.
Lydia Harris: It's just carpet.
Bob: That's not what I'm talking about.
Lydia Harris: What are you talking about?
Bob: I don't know. I just want to... get healthy. I would like to start taking better care of myself. I'd like to start eating healthier - I don't want all that pasta. I would like to start eating like Japanese food.
[icily] Lydia Harris: Well, why don't you just stay there and you can have it every day?
[biting his tongue] Bob: How are the kids doing?
Lydia Harris: They're fine. They miss their father.
[pause]
Lydia Harris: Do I need to worry about you, Bob?
Bob: Only if you want to.
* Bob: You're not hopeless.
* Bob: I was feeling tight in the shoulders and neck, so I called down and had a Shiatsu massage in my room...
Charlotte: Mmh, that's nice!
Bob: And the tightness has completely disappeared and been replaced by unbelievable pain.
[Charlotte laughs]
* Bob: It gets a whole lot more complicated when you have kids.
Charlotte: It's scary.
Bob: The most terrifying day of your life is the day the first one is born.
Charlotte: Nobody ever tells you that.
Bob: Your life, as you know it... is gone. Never to return. But they learn how to walk, and they learn how to talk... and you want to be with them. And they turn out to be the most delightful people you will ever meet in your life.
Charlotte: That's nice.
* Bob: Enjoy your fright.
* Bob: Enjoy my jacket, which you stole from me.
* Charlotte: So, what are you doing here?
Bob: Uh, a couple of things. Taking a break from my wife, forgetting my son's birthday. And, uh, getting paid two million dollars to endorse a whiskey when I could be doing a play somewhere.
Charlotte: Oh.
Bob: But the good news is, the whiskey works.
* Charlotte: Let's never come here again because it will never be as much fun.
* Bob: I don't want to leave.
Charlotte: So don't. Stay here with me. We'll start a jazz band.
* Charlotte: 25 years. That's uh, well it's impressive.
Bob: Well you figure, you sleep one-third of your life, that knocks out eight years of marriage right there. So you're, y'know, down to 16 in change. You know you're just a teenager, at marriage, you can drive it but there's still the occasional accident.
* [after Bob tells her of his back pain] Charlotte: I'm in pain, I got my foot banged up. Wanna see it?
[to Chef, sarcastically] Bob: How do you say no?
[sees the foot]
Bob: Oh, my gosh! When did you do this?
Charlotte: I did it the other day, it hurts, y'know?
Bob: Didn't you feel any pain?
Charlotte: Yeah, it really hurt.
Bob: That toe is almost dead.
[Charlotte laughs]
Bob: I think I got to take you to a doctor, you can't just put that back in the shoe. Well, you either go to a doctor or you leave it here.
[regarding Chef]
Bob: He's smiling. You like that idea? See they love black toe in this country.
[Charlotte continues laughing]
* [in Japanese] Director: Mr. Bob-san, you are relaxing in your study. On the table is a bottle of Suntory whiskey. Got it? Look slowly, with feeling, at the camera, and say it gently - say it as if you were speaking to an old friend. Just like Bogie in Casablanca, "Here's looking at you, kid" - Suntory time.
Translator: Umm. He want you to turn, looking at camera. OK?
Bob: That's all he said?
Translator: Yes. Turn to camera.
Bob: All right. Does he want me to turn from the right, or turn from the left?
[to director, in Japanese] Translator: Uh, umm. He's ready now. He just wants to know if he's supposed to turn from the left or turn from the right when the camera rolls. What should I tell him?
[in Japanese] Director: What difference does it make! Makes no difference! Don't have time for that! Got it, Bob-san? Just psych yourself up, and quick! Look straight at the camera. At the camera. And slowly. With passion. Straight at the camera. And in your eyes there's... passion. Got it?
[to Bob] Translator: Right side. And with intensity. OK?
Bob: Is that everything? It seemed like he said quite a bit more than that.
[to Bob, in Japanese] Director: Listen, listen. This isn't just about whiskey. Understand? Imagine you're talking to an old friend. Gently. The emotions bubble up from the bottom of your heart. And don't forget, psych yourself up!
Translator: Like an old friend. And, into the camera.
Bob: OK.
[in Japanese] Director: Got it? You *love* whiskey. It's *Suntory* time. OK?
Bob: OK.
Director: OK?
[nods] Bob:
[to crew] Director: OK!

Sözlük
Tercüme
Çeviri

22 Aralık 2006 - Tercümanların Sayısı

Mesleğin tarihi ile ilgili çok fazla kayıt olmadığı ve bu mesleğe girenlerin kayıtları oda/meslek örgütü benzeri bir kurum tarafından tutulmadığı için geçmişte ve bugün kaç kişinin tercüme/çeviri alanında çalıştığını bilmek zor görünüyor. Ancak bir çok afilli Kolej mezununun hayatlarının bir döneminde çeviri yaptıklarını görüyorum. 80 öncesi Kolej sayısı az olduğu için belki sadece Robert, Saint Joseph benzeri yabancı okulların mezunlarının tercüme sektöründe ağırlıklı çalıştıklarını söylemek yanlış olmaz herhalde. 80 sonrası dönemde artan kolejleşme ile birlikte sektöre giriş kanallarının arttığı söylenebilir. Böylece geçtiğimiz yüzyıllarda daha çok azınlıkların egemen olduğu, sonrasında yabancı kolejlerin ilgi alanına giren bu sektör, şimdilerde ülkenin her yanında kaliteli kolejlerden mezun kişilerin de gözdesi durumunda.

Tıpkı yabancı kolejlerde olduğu gibi, yeni kolejlerden mezun bir çok kişi de bu sektörü "elde var bir" olarak görüyor. Tabi üniversitelerin ilgili bölümlerinin de toplistinde her zaman bulunuyor bu sektör.

Bana göre, berberlerin bir odasının olması, tercümanların bir odasının bulunmaması durumu biraz da mesleğin sonradan (tercüman) olunan/olunabilen yapısı ile alakalı. Mesleğe hepimiz bir Tercümanlık Koleji'nden mezun olarak başlamış olsak veya tüm eğitimlerimiz sonrasında bir Tercüme Kurumunun oryantasyon ve akreditasyonundan sonra ciddi bir ön eleme ile girmiş olsak, zaten bir meslek örgütümüz de kendiğilinden olurdu. Trafik kurallarını arabayı ithal eden devletler belirlemezler. Her zaman üreticiler belirler. Biz bu halimizle araba ithal eden ülkeleri andırıyoruz. Bir mesleğe merak yaşı 8-14, o mesleği öğrenme yaşı 14-20, çıraklık yaşı 20-25, kalfalık yaşı, 25-35, ustalık yaşı da 35 ve üzeri olmak gerekir tahminen. Bizim mesleği öğrenmemiz 20lerin üzerinde oluyor. Bu geç başlamışlık da bizi meslek kurallarını koyma noktasından uzaklaştırıyor. Kuralları siyasetçiler koyuyor, bizler de bu kurallarla oynuyoruz. Onlar da doğal olarak Noterlik Kurumu gibi "bol para dönen" kurumların yanında oluyorlar ve önemli bir mesleği bu kurumun altında vazifelendirmekte bir beis görmüyorlar.

Tercümanlık mesleğinde kaç kişinin dirsek çürüttüğünü epeydir merak ediyordum. Tabi bir de bu mesleği "ek gelir" olarak gören kişilerin sayısı var. Bu kişilerin de mesleğe olumlu/olumsuz katkıları var. Yakın zamanda çıkarmaya başladığımız Yeminli Tercüman Bülteni bize bu konuda bir fikir verdi aslında. Bir Meslek Bülteni olmasına rağmen, bir ay içinde 1000'e yakın abonesi oldu. Yarıya yakını meslek içindeki kişiler, diğer yarısı da meslekle part-time ilgilenenler yada dil bildiği için bu mesleği kendine yakın bulanlar. Buradan hareketle Bültenin bir sene sonunda 10.000 civarında abonesinin olabileceğini görüyorum. Tabi sonrasında eminim dil eğitimi alan öğrenciler, kolej talebeleri vb. kişiler de ilgilenecekler Bültenle. Sanırım günün sonunda bu mesleğin mahallesinde oturanlarla, banliyösünde taşrasında oturanların sayısı 20-30 bini bulacak.

Sözlük
Tercüme
Çeviri